YERELLİĞİN EVRENSEL SESİ
Yerellik, çoğu zaman dar bir coğrafyanın sınırları içinde kalmak, yalnızca kendi kültürünün sesini dinlemek gibi anlaşılır. Oysa yerellik, insanın dünyaya açıldığı ilk penceredir. Bir köyün taş duvarında, bir Anadolu türküsünün ezgisinde, bir annenin mutfakta söylediği eski bir sözde, bir çocuğun bayram sabahı duyduğu heyecanda bütün insanlığın ortak duygularına rastlamak mümkündür.
İnsanın hikâyesi nerede başlarsa başlasın, acı, sevinç, özlem, ölüm, umut ve aidiyet gibi duygular aynı gökyüzünün altında buluşur. Evrensellik, yereli terk etmekle değil; yerelin içindeki insanlık hâlini görünür kılmakla başlar.
Yahya Kemal'in “Kökü mâzide olan âtiyim” sözü, bu ilişkinin belki de en güzel ifadelerinden biridir. Köksüz bir gelecek tasavvuru, insanı kendi hafızasından koparır. Bir toplum geçmişini, dilini, musikisini, mimarisini, geleneklerini ve ortak hatıralarını unuttuğunda yalnızca kültürel özelliklerini değil, kendisini dünyaya anlatabileceği özgün sesi de kaybeder.
Geçmişe bağlı olmak, geçmişte yaşamak değildir. Asıl mesele, geçmişin birikimini bugünün diliyle yeniden söyleyebilmektir. Kök toprağın altında kalır; fakat ağacın dalları gökyüzüne doğru yükselir.
Bir kültürün evrenselliği, kendisini başkalarına benzetmesinden değil, kendisi olarak konuşabilmesinden doğar. Anadolu'nun bir köyünde söylenen ağıt, dünyanın başka bir ucundaki insanın yüreğine dokunabiliyorsa orada evrensellik başlamıştır. Çünkü evrensel olan, herkesin aynı şeyi söylemesi değil, farklı dillerden, farklı coğrafyalardan yükselen seslerin aynı insani hakikatte buluşmasıdır. Bir Japon haikusunda hissedilen yalnızlıkla Anadolu'daki bir gurbet türküsünün hüznü birbirinden biçim olarak uzak olabilir fakat ikisinin de taşıdığı insan yalnızlığı aynıdır.
Yerellik, toplumun kolektif hafızasıdır. Dil, gelenek, aile yapısı, mahalle kültürü, bayramlar, düğünler, cenazeler, komşuluk ilişkileri ve gündelik hayatın küçük ritüelleri bireyin kimliğini biçimlendirir. İnsan, kendisini yalnızca bireysel deneyimleriyle değil, içinde doğduğu kültürün hafızasıyla da tanımlar.
Küreselleşme çağında asıl tehlike farklı kültürlerin birbirini tanıması değil, bütün kültürlerin birbirine benzemeye başlamasıdır. Dünyanın her yerinde aynı markaların, aynı tüketim alışkanlıklarının, aynı estetik anlayışlarının ve aynı davranış kalıplarının çoğalması, insanlığın renklerini çoğaltmaktan çok azaltabilir.
Cahit Zarifoğlu'nun “Bir duruşu olmalı insanın, / bir bakışı, bir anlayışı, / bir aşkı, bir davası olmalı.” sözleri, bu noktada yalnız birey için değil, toplumlar için de düşünülebilir. Bir toplumun da kendine özgü bir bakışı, anlayışı ve dünyaya söyleyecek sözü olmalıdır.
Evrensel olmak, herkesin peşinden gitmek değildir. Bazen evrenselliğe giden yol, kalabalığın içinden ayrılıp kendi sesini bulmaktan geçer. Çünkü dünyaya söyleyecek sözü olmayan bir toplum, başkalarının cümlelerini tekrar ederek görünür olabilir, fakat hiçbir zaman gerçekten konuşmuş olmaz.
Bugün küreselleşme, mesafeleri azaltırken kültürel sınırları da geçirgen hâle getiriyor. Bir telefon ekranından dünyanın herhangi bir yerindeki müziğe, modaya, düşünceye veya yaşam biçimine ulaşabiliyoruz. Bu durum insanlığı birbirine yaklaştırdığı ölçüde değerlidir. Fakat yakınlaşmak ile aynılaşmak arasında büyük bir fark vardır
Birbirimizi tanımak başka, birbirimize dönüşmek başkadır. Kültürel çoğulculuğun gerçek anlamı, farklılıkların ortadan kaldırılması değil, farklılıkların birbirini yok etmeden yan yana yaşayabilmesidir. Evrensellik, büyük bir bahçe ise yerellik o bahçedeki farklı çiçeklerdir. Bütün çiçekleri aynı renge boyamak bahçeyi zenginleştirmez.
Sezai Karakoç'un “Bir orman sesidir neslimin âmentüsü.” ifadesi de çoğulluğun içindeki ortak sesi hatırlatır. Orman tek bir ağaçtan oluşmaz, birbirinden farklı ağaçların yan yana var olmasıyla meydana gelir. Toplumlar da böyledir.
Evrensel insanlık fikri, bütün milletlerin, kültürlerin ve medeniyetlerin tek bir kalıba sokulmasını değil; kendi renklerini koruyarak ortak bir insanlık bilincinde buluşmalarını gerektirir. Bu nedenle gerçek evrensellik, farklılıkların düşmanı değil, onların birbirini anlamasına imkân veren geniş bir ufuktur.
Yerelliğin evrensel sese dönüşebilmesi için yalnızca geçmişi korumak da yetmez. Gelenek, müzede cam fanusun altında saklanan eski bir eşya değildir. Yaşayan kültür, kendisini değiştirerek devam eder. Bugünün insanı dedesinin dünyasında yaşayamaz; fakat dedesinden kalan değerleri bugünün meseleleriyle yeniden konuşturabilir. Anadolu'nun misafirperverliği, komşuluk kültürü, dayanışma duygusu, paylaşma ahlakı ve aile hafızası modern dünyanın yalnızlığına karşı hâlâ güçlü sözler söyleyebilir. Yerel olan, çağın sorularına cevap verebildiği ölçüde canlıdır.
Belki de mesele “yerel mi, evrensel mi?” sorusunu sormak değil; yerelliğin içindeki evrenseli ve evrenselliğin içindeki yereli görebilmektir. İnsan önce bir evin, bir sokağın, bir mahallenin, bir şehrin ve bir kültürün çocuğudur; sonra dünyanın insanı olur.
Kendi toprağının kokusunu bilmeyen, başka coğrafyaların rüzgârını da gerçek anlamda tanıyamaz. Çünkü dünyaya açılan insanın yanında taşıdığı ilk şey bavulu değil, hafızasıdır. Yerellik köktür; evrensellik ufuk. Kökü olmayanın ufku, ufku olmayanın da kökü eksiktir. Asıl mesele, toprağa basan ayaklarla gökyüzüne bakabilmektir.