Herkesin bir hikâyesi var. Kimi küçük detaylardan devasa sonuçlar çıkarıp, kendini hüzün ve endişe bataklığına itiyor. Kimi göremediği gülün kokusuna sevinip şükrediyor. Ekmek keserken bıçağı eline kaçırdığı için aklını kaçıranlar, dünya yansa bir tutam otu yanmayanlara mağlup oluyor. Böyle sentezsel ve paradoksal bir ortamda hayat devam ediyor.
Pireyi deve yapma, insan zihninin karanlıkta büyüttüğü gölgelerle kurduğu gizli bir anlaşma. Küçücük bir kıvılcımın, kuru bir ormana dönüşmesi gibi, basit bir söz, iç dünyada yankılanarak bir felaket senaryosuna evrilir. Oysa ortada duran şey, çoğu zaman yalnızca çıplak bir gerçektir, onu devleştiren, zihnin merceğidir. Bu mercek, kaygıyla buğulandığında her ayrıntıyı olduğundan iri gösterir.
Psikolojik olarak bu eğilim, belirsizlik karşısında kontrol arayışının bir ürünüdür. İnsan, bilmediğini büyüterek ona biçim verir, biçim verdiği şeyden de korkmayı öğrenir. Tehlikeyi abartmak, ilkel bir savunma mekanizmasıdır sanki. “Ya olursa?” sorusu, masum bir pireyi, sırtında korkularımızı taşıyan bir deveye dönüştürür.
Zihin, boşluk sevmez. Bir bakışın anlamını bilmediğinde içine ihtimaller doldurur, bir gecikmenin sebebini öğrenemediğinde, en karanlık senaryoyu seçer. Çünkü olumsuzluk, zihne tuhaf bir kesinlik hissi verir. Böylece küçük bir aksaklık, yaklaşan bir yıkımın habercisi gibi algılanır. Her perde arasında kaygı biraz daha büyür, dekor biraz daha ağırlaşır.
Mecazların diliyle söylersek, pire aslında bir noktadır; deve ise ünlem. Noktayı ünleme çeviren, duyguların şiddetidir. Kırılgan bir özgüven, eleştiriyi bir reddediliş destanına dönüştürebilir. Basit bir hata, “Ben zaten yetersizim” cümlesinin kanıtı hâline gelir.
Pireyi deve yapma durumu, biraz da benliğin kendini koruma çabasıdır. Zihin, acıya hazırlıklı olmak ister;, bu yüzden acıyı önceden prova eder. En kötü ihtimali düşünerek sürprizleri azaltacağını sanır. Oysa bu prova, ruhu gereksiz yere yorar; henüz yaşanmamış acıların yasını tutturur.
Pireyi deve yapmak, geçmişin de tortusudur. Daha önce incinmiş bir kalp, yeni bir ihtimali eski yaralarla ölçer. Şimdiki zaman, geçmişin gölgesinde eğrilir. Küçük bir sarsıntı, eski bir depremin artçısı gibi hissedilir.
Bu büyütme alışkanlığı, ilişkilerde sessiz bir sabotajdır. Söylenmeyen bir söz, söylenmiş gibi kabul edilir; atılmamış bir adım, bilinçli bir uzaklaşma sanılır. Böylece gerçeklik değil, varsayımlar konuşur. Varsayımlar ise çoğu zaman merhametsizdir.
Oysa dikkatle bakıldığında, deve sandığımız şeyin kumdan bir heykel olduğu görülür. Üzerine biraz sağduyu suyu döküldüğünde dağılır. Soru sormak, netlik aramak, düşünceyi kanıtla sınamak; büyüyü bozan küçük ama etkili adımlardır. Pire yeniden pire olur.
Belki de olgunluk, her gölgeyi canavar sanmamayı öğrenmektir. Her titreyişi deprem, her sessizliği terk ediliş saymamak… Zihin, korkunun merceğini indirdiğinde dünya daha sade görünür. Ve insan anlar ki, deve sandığı yüklerin çoğu, avucunun içine sığacak kadar küçüktür.