Aynı toprağa düşmüş iki tohumun zamanla birbirine gölge etmesi gibi başlar bazen insanın kendi soyuyla sınavı. Doğarken seçmediğimiz, adı "akraba" konmuş o ilk çember, geçmişte fırtınalara karşı sığınılan bir kale iken, şimdilerde sadece tabelası ayakta kalan, içi boşaltılmış bir harabeyi andırıyor.
Kanın sıcaklığıyla örülmesi beklenen o kadim bağlar, modern zamanların ayazında her geçen gün biraz daha donuyor, sertleşiyor ve nihayetinde çatlayarak kırılıyor.
Bugün birçok ailede kan bağı hâlâ vardır, fakat can bağı sessizce çekilip gitmiştir. Aynı soyadını taşıyan insanlar, birbirlerinin hayatına yabancılaşmış, akrabalık, yüreğin değil nüfus kayıtlarının taşıdığı bir kimliğe dönüşmüştür. Bir zamanlar gönülleri birbirine bağlayan görünmez ipler, şimdi kırılmış tespih taneleri gibi farklı yönlere savrulmaktadır.
Aynı kökten beslenen ama birbirine değdiğinde çürüyen dallara dönüştük. Günümüz akrabalığı, güvenin çoktan terk ettiği, şüphenin ise başköşeye oturduğu buzdan bir salona benziyor. Kimse kimsenin gözünün içine gözüyle bakmıyor artık. Bakışların arkasında bir tartı, bir kıyas, bir açık arayışı gizli. Aynı geçmişi paylaşan insanların, birbirinin geleceğine duyduğu bu derin güvensizlik, aile ağacının gövdesini için için kemiren gizli bir kurt gibi işliyor.
Sözde "yakınlıklar" hayatımızdan çekildikçe kapı zillerinin sesi de değişti. Ziyaretler, gidenin yük, gelenin tehdit olarak görüldüğü angaryalara dönüştü. Aynı mahallede, hatta aynı binada yaşayıp birbirinin kapısını çalmaktan imtina eden, adımlarını sessizleştiren insanlarla doldu çevremiz. Mesafe kilometrelerle değil, yürekler arasına çekilen beton duvarlarla ölçülür oldu.
Daha da acısı, ortak acıların bile artık insanları birleştirmeye yetmemesi. Bir zamanlar yasın ağırlığını bölüşmek için omuz omuza verenler, şimdilerde acının kıyısından teğet geçiyor. Cenazeler, taziyeler bile içten bir sarılmanın yerini alan gösterişli çelenklerin, resmî başsağlığı mırıltılarının sergilendiği birer podyuma dönüştü. "Ağlarsa anam ağlar" sözü, akrabanın başkasının acısına ne kadar teğet geçtiğini doğrulayan sessiz bir kabullenişe dönüştü adeta.
Bu tablo, geleneksel dayanışma ağlarının yerini hırslı bir bireyselleşmeye bırakmasının kaçınılmaz bir sonucudur. Kentleşmeyle birlikte geniş ailenin koruyucu zırhı parçalanmış, insan kendisini sermaye ve statü yarışının içinde bulmuştur. Bu amansız yarışta akraba, destek olunan bir yol arkadaşı değil, ne kadar geride kaldığı ya da ne kadar öne geçtiği sürekli kontrol edilen bir rakibe dönüşmüştür.
Bozulan bu yapıda maddi çıkarlar ve miras kavgaları, kan bağının üzerine kara bir gölge gibi çökmüştür. Toprak, mülk veya bir avuç ziynet uğruna nesillerdir biriktirilen sevgiler bir gecede harcanabiliyor. "Bizimkiler" kavramı aşındıkça, akrabalık sadece mahkeme koridorlarında veya miras paylaşımlarında hatırlanan, soğuk bir hukuk teriminden ibaret kalıyor. Paylaşılamayan her karış toprak, ruhlarda kapanmaz birer uçurum açıyor.
Akrabalık kurumunun deformasyonu, toplumsal dokudaki en büyük emniyet subaplarından birini patlatmış durumda. İnsanlar artık en yakın bağa sahip oldukları kişilere bile şüpheyle yaklaşırken, sığınacak bir "can bağı" arayışına giriyor. Çünkü kan bağı otomatik bir yakınlık getirmediği gibi, çoğu zaman içtenlikten uzak bir katlanma zorunluluğunu da beraberinde dayatıyor.
İşte bu yüzden günümüz insanı, soy ağacındaki isimlerden ziyade ruhdaşlık kurabildiği dostlarına yöneliyor. Yıllarca aynı masayı paylaştığı akrabasının yabancılığı karşısında, yolda karşılaştığı, acısına ortak olan, başarısıyla sevinen dostların varlığıyla nefes alıyor. "Can bağı", kanın getirdiği mecburiyeti aşarak; seçilmiş, emek verilmiş ve büyütülmüş hakiki bir yakınlığın simgesi haline geliyor.
Can bağı olmayan bir kan bağı, kökleri kurumuş bir ağaca benzer; ayakta görünür ama ilk fırtınada kırılmaya mahkûmdur. Bu yüzden içi boşalan ve sadece bir etiketten ibaret kalan akrabalık ilişkileri, bize kandan ziyade sevgideki samimiyetin iyileştirici olduğunu öğretiyor. Eğer bir bağ güven vermiyorsa, acıyı hafifletmiyor, kapısı hür iradayla çalınmıyorsa, o bağın adı ne olursa olsun yükten başka bir şey değildir. Bugün insanlık, soyut bir kan bağının sahte sıcaklığındansa, ruhun özgürce seçtiği o mesafeli ama sahici can bağlarına sığınarak ayakta kalmaya çalışıyor.