BEDENİN SESSİZ ÇIĞLIĞI ; SOMATİZASYON

Beden, ruhun sustuğu yerde konuşmaya başlayan tuhaf ve dürüst bir dildir. Bastırılan öfke, ifade edilemeyen kırgınlık, uzun süre taşınan kaygı ya da yaşanamamış bir yas, insanın iç dünyasında görünmez tortular bırakabilir. Psikolojik gerilim arttıkça bedenin stres sistemleri de etkilenebilir. Böylece duygusal yük, fiziksel bir rahatsızlık gibi hissedilebilir. Sanki insanın içinde görünmeyen bir düğüm vardır ve o düğüm zamanla mideye, başa, omuzlara ya da göğse yerleşir. Ruhun taşıyamadığı bazı ağırlıkları beden, sessizce omuzlanır.

İnsan bazen söyleyemediği her şeyi bedeninde saklar. Dil susar, gözler başka tarafa bakar, yüz gündelik hayatın alışılmış ifadesini taşımaya devam eder fakat beden, saklanan duyguların sessiz bir günlüğüne dönüşür. Somatizasyon, yani bedenleşme, ruhsal sıkıntıların çeşitli fiziksel belirtilerle kendini göstermesidir.

Baş ağrısı, mide rahatsızlığı, göğüste sıkışma, yorgunluk ya da açıklanması güç ağrılar bazen yalnızca bedenin değil, ruhun da taşıdığı yüklerin izlerini taşır. İnsan “Ben iyiyim.” derken beden başka bir cümle kurabilir: “Hayır, içeride bir şeyler yolunda gitmiyor.”

Çocukluktan itibaren birçok insana duygularını kontrol etmesi öğretilir. “Ağlama.” denir, “Güçlü ol.” denir, “Büyütme.” denir, “Millet ne der?” denir. Böylece öfke ayıp, korku zayıflık, üzüntü ise gereksiz bir yük gibi öğretilmeye başlanır. Çocuk, zamanla hissettiğini söylemek yerine hissetmemiş gibi davranmayı öğrenir. Ancak bastırılan duygu ortadan kaybolmaz, yalnızca başka bir kapı arar. Bazen o kapı bedendir. İnsan söyleyemediği “canım acıyor” cümlesini gerçekten bedeninde yaşamaya başlayabilir.

Somatizasyonu yalnızca bireyin iç dünyasıyla açıklamak, insanı yaşadığı toplumdan koparmak olur. Çünkü insanın ruhu yalnız yaşamaz. Aileyle, işle, ekonomik koşullarla, toplumsal beklentilerle, ilişkilerle ve kültürel değerlerle sürekli temas hâlindedir.

Sürekli başarılı olması beklenen bir genç, ailesini üzmemek için susan bir çocuk, işyerinde her şeye katlanmak zorunda hisseden bir yetişkin ya da ilişkilerinde kendi ihtiyaçlarını sürekli erteleyen biri, zamanla kendi iç sesinden uzaklaşabilir. Toplum bazen insana “dayan” demeyi öğretir fakat beden, sonsuza kadar dayanmanın mümkün olmadığını hatırlatır.

Özellikle duyguların açıkça konuşulmadığı ailelerde beden, aile içindeki sessiz iletişim kanallarından birine dönüşebilir. Bir ev düşünelim: herkes aynı sofrada oturuyor ama kimse gerçek anlamda birbirine dokunmuyor. Baba yorgunluğunu öfkeyle saklıyor, anne kırgınlığını sessizlikle, çocuk korkusunu derslerine kapanarak taşıyor. Evde kelimeler azalırken bedenlerin şikâyetleri çoğalıyor. Çünkü

Bazıı ailelerde “Neye üzülüyorsun?” sorusunun yerini “Neren ağrıyor?” sorusu alıyor. Oysa bazen ağrıyan yer, yalnızca ağrının bulunduğu yer değildir. Hayatın dokunamadığımız başka bir köşesinin de adresidir.

Modern hayat ise insanın bedenine görünmez bir hız dayatıyor. Daha çok çalışmak, daha üretken olmak, daha başarılı görünmek, sürekli ulaşılabilir olmak ve bütün bunları yaparken mutlu görünmek… İnsan kendi yorgunluğuna bile yabancılaşabiliyor. Dinlenirken suçluluk duyuyor, ağlarken kendini zayıf sanıyor, yardım isterken başkalarına yük olduğunu düşünüyor.

Böyle bir dünyada beden bazen insanı durdurmak zorunda kalıyor. Bir baş ağrısı, bir mide sancısı, tükenmeyen bir yorgunluk belki de hayatın hızına karşı bedenin çektiği küçük bir fren olabilir

Fakat burada önemli bir ayrım vardır: Her fiziksel belirtiyi “psikolojiktir” diyerek açıklamak doğru değildir. Somatizasyon gerçek olmayan, hayal ürünü ya da kişinin kendi kendine yarattığı bir ağrı anlamına gelmez. Kişinin yaşadığı fiziksel belirti gerçektir ve değerlendirilmesi gerekir.

Beden ile ruh birbirinden kopuk iki ayrı ülke değildir. Aynı insanın içinde, aynı hayatın içinde birbirine sürekli mesaj gönderen iki komşu gibidir. Bu nedenle açıklanamayan ya da tekrarlayan fiziksel yakınmalar ciddiye alınmalı, gerektiğinde tıbbi değerlendirme yapılmalı, psikolojik etkenlerin rolü ise küçümsenmeden ele alınmalıdır.

İyileşme bazen ağrıyı susturmaktan önce onun ne anlatmaya çalıştığını anlamakla başlar. “Ben neden bu kadar yoruldum?”, “Neye öfkeliyim?”, “Hangi kırgınlığımı yıllardır taşıyorum?”, “Kimin karşısında sürekli güçlü görünmeye çalışıyorum?” gibi sorular insanın kendi içine açılan kapılarıdır.

Duyguyu tanımak, onu kelimeye dönüştürmek ve güvenli ilişkiler içinde ifade edebilmek, bedenin taşıdığı yükün anlaşılmasına yardımcı olabilir. Çünkü insan bazen iyileşmek için yalnızca ilaca değil, duyulmaya, yalnızca dinlenmeye değil, anlaşılmaya, yalnızca sessizliğe değil, kendi hikâyesini anlatabileceği bir yere ihtiyacı vardır. Bu ilke etrafında yol almak ,bedensel acılardan önce ruha şifa olacak rehber olacaktır.