TOPLUM NEREYE GİDİYOR ?
Günümüz toplumları, tarihin hiçbir döneminde tanık olunmamış hızda bir dönüşümün, ritim bozukluğunun ve Anayurt Güvenliği rejimlerinden dijital gözetim ağlarına uzanan tuhaf bir tutulmanın eşiğinden geçiyor.
Gözlerimizin önünde sere serpe serilen bu yeni gerçeklik, yalnızca teknolojik bir sıçrama değil, insanın kendi varoluşsal zeminini, kolektif hafızasını ve toplumsal sözleşmesini yitirmekte olduğu devasa bir alacakaranlık kuşak. Sokaklar, ekranların soğuk maviliğine sığınmış yalnız bedenlerin geçit törenine ev sahipliği yaparken; “Toplum nereye gidiyor?” sorusu, artık felsefi bir meraktan ziyade, uçuruma sürüklenen bir otobüsün içindekilerin feryadına dönüşüyor.
Geleneksel dayanışma kalıpları, kurumlar ve ortak değerler, küreselleşmenin ve dijitalleşmenin yakıcı ateşi karşısında tek tek eriyor. Toplumu bir arada tutan çimento ufalanırken, yerini parçalanmış ve sürekli anlık tepkiler veren hırçın bir kalabalığa bırakıyor. Şehirler devasa beton çölleşmelerine dönüşürken, bu kentlerin labirentlerinde kaybolan birey, ötekileştirdiği ve korktuğu komşusuyla aynı gökyüzünün altında ama tamamen farklı kurgusal evrenlerde yaşıyor. Mekânın ve zamanın anlamını yitirdiği bu konjonktürde, toplum bir hedefe doğru yürümüyor, daha ziyade kendi etrafında savrulan bir kasırganın merkezinde felç oluyor.
Türk düşüncesinin sosyolojik damarını besleyen isimlerden Şule Gürbüz’ün o derin ve vurucu tespiti, içinde bulunduğumuz bu hissizleşme çağını adeta tek cümlede özetler: “İnsan, kendi içindeki ıssızlığı çoğalttıkça dışarıdaki kalabalığı bir kalkan sanır; oysa çağın en büyük felaketi, kalabalıklar içinde çürüyen yalnızlıktır.” Bu alıntı, günümüz Türk toplumunun yaşadığı trajik illüzyonu net bir şekilde açıklar. Bizler, sosyal medyanın yankı odalarında binlerce sesin arasında var olduğumuzu sanırken, aslında kendi yankımızda boğulan, kalabalıklaştıkça tenhalaşan ve mekanikleşen birer hayalete dönüşüyoruz.
Ekonomi-politik krizler ve küresel belirsizlikler, toplumsal doyumsuzluğu ve geleceksizlik hissini sürekli tırmandırıyor. Yarın kurgusu elinden alınmış bir toplum, köksüzleşmeye ve günübirlik hazların, anlık öfkelerin parantezine sıkışmaya mahkûm hale geliyor.
Oysa ki, Gelecek projeksiyonunun yerini "hayatta kalma" güdüsünün aldığı bir iklimde, ne sanatsal inceliklerden ne de derinlikli sosyolojik birlikteliklerden bahsetmek mümkündür. Toplum, ufukta yeni bir güneş aramak yerine, gözlerini kendi gölgesine dikmiş bir biçimde yönünü kaybetmenin tedirginliğini taşıyor.
Toplum artık bir nehir gibi yatağında akmıyor, bir barajın patlamasıyla her tarafa dağılan, toprağı beslemek yerine geçtiği yeri yutan yıkıcı bir sel gibi davranıyor. Hatıraların yerini algıların, hakikatin yerini simülasyonların aldığı bu çağda, toplumsal hafıza adeta bir balık hafızası hızıyla siliniyor. Dün yaşanan felaketler bugün birer "içerik" veya "trend" malzemesi olarak tüketiliyor, acı bile ekranın camına çarpıp buharlaşan geçici bir buğudan öteye gidemiyor.
Bu değerler erozyonu, bireyler arasındaki ahlaki ve duygu bağlarını silikleştirirken, yerini çıkar odaklı soğuk bir menfaat iklimine bırakıyor. Sevgi, güven, merhamet gibi kavrayışlar dijital borsa değerleri gibi günden güne değer kaybederken, nemelazımcılık toplumun kılcal damarlarına kadar sızıyor. Herkesin birbirine potansiyel bir tehdit gözüyle baktığı, ortak iyinin yerini bireysel ikbal hesaplarının aldığı bir ortamda, toplumsal doku gözlerimizin önünde bir tülbent gibi lif lif ayrılıyor.
Yeni dönem yazarlarımızdan Barış Bıçakçı’nın ifade ettiği gibi: “İçeride bir şeylerin kırıldığını duyarsın ama dışarıda hayatın gürültüsü o kadar yüksektir ki, kendi yıkımına bile dönüp bakamazsın.” İşte günümüz insanı ve toplumunun trajedisi tam olarak burada yatıyor.
Kendi içsel ve toplumsal yıkımımızın sesini, çağın sunduğu ucuz eğlencelerin, tüketim çılgınlığının ve bitmek bilmeyen siyasal gürültünün arasında kaybediyoruz. Kırılan, unufak olan geleceğimizdir; ancak gürültü o kadar baskındır ki, bu enkazın altında kaldığımızı bile fark edemiyoruz.
Bu gidişatın nereye varacağı sorusu, sadece sosyologların masasında bir istatistik çalışması değil, her birimizin varoluşsal bir kavşakta durup sorması gereken bir vicdan muhasebesidir. Toplum, hızın ve cehaletin kutsandığı, derinliğin ise yük sayıldığı bir istikamette dibe doğru ivme kazanıyor. Eğer durup neyi kaybettiğimizi anlamak için bir an olsun geriye bakmazsak, gideceğimiz yer bir medeniyet aşaması değil, insanın insana yabancılaştığı, ruhunu teslim etmiş mekanik bir yığın oluş halidir.
Toplumun gittiği yön bir kader veya kaçınılmaz bir doğa kanunu değildir. Bizim eylemlerimizin, sessizliklerimizin ve kabullenişlerimizin bir toplamıdır. Direniş, ekranların sahte ışığını söndürüp yeniden insanın gözünün içine bakabilmekte, kelimelere, hakikate ve komşunun acısına sahip çıkabilmektedir.
Uçuruma giden bu ivmeyi durduracak tek güç, kolektif uykumuzdan uyanıp ruhumuzun ve toplumumuzun zedelenen dokusunu ilmek ilmek yeniden örme iradesidir.