Günümüz insanı, sabah uyanıp aynaya baktığında önce yüzüne o kusursuz, pürüzsüz ve güven veren "iyiyim" maskesini takar. Sokakta, iş yerinde, sosyal medyanın parıltılı dehlizlerinde ve hatta en yakın dost meclislerinde bu maske, modern dünyanın görünmez zırhı haline gelmiştir.

İçten içe ruhsal bir deprem yaşayan, omuzlarındaki yükün altında ezilen birey, dışarıya karşı hep aynı ezber cümleyi fısıldar: “Her şey yolunda, gayet iyiyim.” Peki, ne oldu da acımızı, yorgunluğumuzu ve çaresizliğimizi paylaşmak bir suç, hatta bir zayıflık gibi görülmeye başlandı ? Bu sorunun cevabı, bireyin kendi iç dünyasındaki yabancılaşmada ve modern toplumun dayatığı kusursuzluk mitinde saklıdır.

Bu ruhsal bölünmenin en derin psikolojik açıklamalarından biri, Prof. Dr. Kemal Sayar’ın modern bireyin kırılganlığı üzerine yaptığı tespitlerde gizlidir. Sayar, günümüz insanın içine sürüklendiği bu sahte iyi olma halini şu sözlerle özetler: “Modern insan, acı çekmenin ve yorulmanın yasak olduğu bir çağda yaşıyor; zayıflığını saklamak için kuşandığı o kalın maske, zamanla onun gerçek yüzünü yutarak ruhunu hapseden görünmez bir zindana dönüşüyor.”

Birey, mutsuzluğunu veya tükenmişliğini itiraf ettiği an toplum tarafından dışlanacağından ya da "yetersiz" bulunacağından korkar. Bu korku, acıyı içeride büyüten ama dışarıya hep çiçekler seren trajik bir döngü yaratır.

Ulaş Başar Gezgin , çağdaş şehir insanının sürekli bir "mutluluk sergileme" zorunluluğuna maruz kaldığını belirterek şöyle der: “Sergilenen hayatların standartlaştırıldığı bir pazarda, mutsuzluk adeta ticari bir kusur gibidir; birey, sistemin dışına itilmemek için ne pahasına olursa olsun ‘sorunsuz’ görünmek zorundadır.”

Sosyal medyadaki filtrelerin ruhumuza sızmış halidir bu. İnsanlar, pazar tezgahında sebze seçerken ya da otobüste ayakta giderken bile içlerindeki fırtınayı bastırıp, dış dünyaya kusursuz bir vitrin sunmak suretiyle toplumsal birer aktöre dönüşürler.

Bu trajedinin altındaki bir diğer psikolojik dinamik, bastırılan duyguların bedende ve ruhta yarattığı tahribattır. Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu’nun insan ilişkileri ve içsel dürüstlük üzerine sıklıkla vurguladığı gibi: “İnsan, kendi gerçek duygularına yabancılaşıp sürekli başkalarının duymak istediği rolleri oynadığında, en büyük ihaneti kendi öz benliğine yapar; ‘iyiyim’ yalanı, bir süre sonra ruhun bağışıklık sistemini çökerten kronik bir zehre dönüşür.” İçerideki çığlık susturuldukça, beden somatik dillerle konuşmaya başlar. Açıklanamayan baş ağrıları, uykusuzluklar ve kronik yorgunluklar, o maskenin arkasında boğulan ruhun dış dünyaya gönderdiği imdat sinyalleridir.

"İyiyim" maskesi modern insanın giydiği en ağır demir zırhtır. Bu zırh bizi dış dünyanın darbelerinden koruduğunu sandığımız anlarda bile, aslında kendi iç organlarımızı sıkıştıran bir mengene gibidir. Gülümseyen bir yüzün ardında saklanan bu enkaz, dışarıdan bakıldığında sapasağlam duran ama temelleri çoktan çürümüş tarihi bir yapıya benzer. Herkes kendi binasının yıkılmak üzere olduğunu bilir ama kimse ilk tuğlanın düşmesine cesaret edemez, çünkü düşen bir tuğla, tüm sahte düzenin alt üst olacağı korkusunu besler.

Bu trajedi, bireyin yalnızlığını katbekat artıran sosyal bir paradokstur. Kalabalık caddelerde, milyonlarca insanın arasında yürürken aslında hepimiz birer "yalnız adayızdır." Çünkü yanımızdan geçen insan da bizim gibi o maskeyi takmaktadır.

Karşılıklı olarak birbirimizin yalanına inanır, birbirimizin yalnızlığını onaylarız. Kimse kimseye gerçekten "Nasılsın?" diye sormaz, sorulan soru bir hal hatır sorma ritüeli değil, sadece karşıdakinden onay bekleyen mekanik bir selamlaşma repliğidir. Gerçek bir cevap, yani "İyi değilim, çok yoruldum" cümlesi kurulduğu an, o konforlu ritüel anında bozulur.

Oysa insan ruhu, kırılganlığını kabullendiği ölçüde insandır. Maskelerimizden sıyrılabildiğimiz, "her şeyin yolunda gitmediğini" ve bunun son derece normal olduğunu birbirimize söyleyebildiğimiz an, gerçek bir toplumsal şifalanma başlar.

"İyiyim" kelimesi, bir sığınak değil, aksine ruhun dış dünyaya kapılarını kapatıp içeride kendi cenazesini kaldırmasıdır. Kendi karanlığından korkmayan, yorgunluğunu saklama gereği duymayan birey, ancak o zaman nefes alabilir ve gerçekten iyileşmeye başlayabilir.

Bu kısır döngüyü kırmanın ilk adımı, kendi içimizdeki o dürüst, ham ve filtrelenmemiş benlikle yüzleşmektir. Kusursuz olmak zorunda değiliz, mutsuz olabiliriz, tükenmiş hissedebiliriz, zayıf düşebiliriz. Bunlar insan olmanın en temel, en asil halleridir.

Maskeyi indirmenin cesareti, dış dünyanın bizi yargılayacak gözlerinden korkmaktan vazgeçtiğimiz o saniyede başlar. Çünkü gerçek hayat, vitrinlerde sergilenen kusursuz yalanların arasında değil, yaralarımızı birbirimize çekinmeden gösterdiğimiz o samimi anlarda saklıdır.

Unutulmamalıdır ki, en parlak ışıklar bile gölgesiz var olamaz. Ruhumuzun gölgelerini inkâr etmekten vazgeçtiğimiz, "iyiyim" yalanını bir kenara bırakıp içimizdeki enkazı şefkatle kucakladığımız gün, modern insanın bu sessiz trajedisi son bulacaktır. Maskeler düşer, ten gerçeğe uyanır ve nihayetinde geriye sadece, kendi yarasını sarmaya cesaret etmiş, sahici ve insani bir kalp kalır.