ARAMAKLA BULUNMAZ

Aramakla bulunmaz derler, oysa insan en çok aradığını sandığında kaybolur. Bulduğunu sandığı her şey, biraz önce bıraktığı gölgenin yer değiştirmiş hâlidir. Çünkü arayış, dışarı doğru atılan bir adım değil, içe doğru açılan bir uçurumdur. İnsan, el yordamıyla karanlığı yoklarken aslında kendi nabzını arar.

İnsan hep arayacak ama idrak, bilgi ve ahlakın rehberliğinde ne aradığını bilecek. Aradığı şeyin peşine düştüğünde , ona mutluluk, hakikat, aşk gibi hemen isim takmayacak. Çünkü isim, avcıların tuzaklarıdır. İnsan, kelimelerle çevrelediği şeyin kaçamayacağını sanır. Oysa hakikat, ismini duyduğu an kılık değiştirir. Tıpkı sisin, yaklaştıkça dağılıp uzaklaştıkça yoğunlaşması gibi.

Bâyezîd-i Bistamî’nin “Aramakla bulunmaz, ama bulanlar arayanlardır.” sözü arayış ve hikmet yolculuğuna işaret eder. Evet aramakla bulunmaz, ama aramadan da bulunmaz. Çünkü buluş, çoğu zaman vazgeçtiğimiz eşikte gelir. Tam “yok” dediğimiz yerde, sessizce “buradayım” diye fısıldar.

Kimi zaman bir kitap sayfasında, kimi zaman bir çocuğun susuşunda, kimi zaman da gecenin en koyu yerinde ararız. Fakat aradığımız şey, bulunduğu yerde değil, aradığımız anda saklıdır. Arayışın kendisi, varoluşun nabzıdır.

Aramak, biraz da eksik olduğunu kabul etmektir. Eksiklik ise insanın en soylu yarasıdır. Yara konuşur, kabuk susturur. Bu yüzden sürekli arayanlar, kabuk bağlamaya razı olmayanlardır. Onlar için dünya, kapanmayan bir cümledir.

Arayış bazen bir çöl yürüyüşüdür. Kumların her biri aynı, ufuk her adımda aynı uzaklıktadır. Susuzluk, yalnız bedeni değil anlamı da kavurur. Fakat insan çölde yönünü yıldızlardan öğrenir. Demek ki en ıssız yerde bile bir işaret gizlidir. Yeter ki göz, karanlığa alışsın.

Kimi arayışlar sessizdir. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir gün gibi görünür. Bir kapının kapanışı, bir çayın buharı, bir pencerenin aralığı. Oysa içeride kıyametler kopar. İnsan bazen tek bir kelimeyi bulabilmek için yıllarca susar. Çünkü bazı kelimeler, söylenmeden önce olgunlaşmak ister.

Bazen bir şehrin kalabalığında yürürken, yüzlerce yüz arasından kendi yüzümüzü seçmeye çalışırız. Aynalar çoğaldıkça görüntü parçalanır. O an anlarız ki aradığımız şey bir başkası değil, başkalarının içinden bize bakan o tanıdık yabancıdır. Yabancılık, ruhun pasaportudur.

Zaman da bir arayıştır aslında. Geçmiş, bulduğunu sandığımız ama kaybettiğimiz şeylerin müzesi; gelecek ise henüz kaybetmediklerimizin vitrini. Şimdi ise iki boşluk arasında asılı duran bir köprüdür. Köprüden geçerken ne müzeye sığarız ne vitrine.

İnsan, aradıkça çoğalır, buldukça azalır. Çünkü bulmak, ihtimalleri daraltır. Oysa aramak, ufku genişletir. Her soru yeni bir kapı açar ve kapılar çoğaldıkça ev büyür. Belki de aradığımız ev değil, o büyüme hissidir. Çünkü aramak, varlığın kendini hatırlama biçimidir.

İnsan bir gün anlar ki aradığı şey bir cevap değil, bir yankıdır. Kendi sesinin evrende çarpıp geri dönmesi… O yankı gelince bilinir: Bulunan şey, en başından beri içimizde saklı duran sorudur. Ve insan, sorusuna dönüşebildiği kadar vardır.

Ve belki de en derin arayış, aramaktan yorulduğumuz anda başlar. Elimiz boş, kalbimiz ağır, gözlerimiz uzaklara dalmışken… İşte tam o sırada, aradığımız şeyin bir nesne değil bir hâl olduğunu fark ederiz. Bulmak, dışarıda bir şeyi tutmak değil, içeride bir yükü bırakmaktır.