HIZ ÇAĞINDA SABIR KAYBI

Zaman artık yürümüyor, koşuyor. Hatta bazen nefes nefese kalıp bizi geride bırakıyor. Saatlerin tik takları yerini titreşen bildirim seslerine bırakırken, beklemek neredeyse ilkel bir eylem gibi algılanıyor. Sabır, bir erdem olmaktan çıkıp verimsizlikle eş tutuluyor; durmak, geri kalmakla karıştırılıyor.

Her şeye anında ulaşırken beklemeye neden dayanamıyoruz? Çünkü hızlı yaşam temposu, insanın doğasında var olan aceleci yapıyı körüklüyor. Anında tatmin beklentisi, sabırsızlık ve aceleciliği beraberinde getiriyor.

Bir videonun yüklenmesini beklerken bile huzursuzlanan insan, aslında kendi iç sessizliğiyle karşılaşmaktan kaçıyor. Beklemek, belirsizliktir. Belirsizlik ise kaygıyı doğurur. Bu yüzden zihinler, her boşluğu hızla doldurmak istiyor.

Artık hiçbir şey “olgunlaşmıyor”. Duygular bile aceleyle yaşanıyor. Sevinçler kısa, öfkeler ani, sevgiler hızlı başlıyor ama derinleşemeden tükeniyor. Sabır isteyen her şey , ilişki, emek, iyileşme vs. hepsi bu çağda yük gibi görülüyor. Oysa insan ruhu hâlâ yavaş pişen bir yemek misali; ateşi kısınca lezzetlenen cinstendir.

Hız, modern toplumun görünmez ideolojisi haline geldi. Daha hızlı ulaşan, daha hızlı tüketen, daha hızlı unutan bir düzenin içinde yaşıyoruz. Kentler genişledikçe zaman daraldı; insanlar çoğaldıkça tahammül azaldı. Toplumsal ilişkiler de fast food menülerine benzedi; çabuk hazırlanıyor, çabuk tüketiliyor, çabuk atılıyor.

Kargocular kapıyı bir gün geç çaldığında hayal kırıklığına uğruyoruz. “Yarın gelir” cümlesi bile tahammül edilemez hale geldi. Bir tıkla sipariş verdiğimiz her şey, bizi beklemeye daha da yabancılaştırıyor. Hız arttıkça sabır azalıyor. Gün boyunca bir yerlere yetişmeye çalışırken, en çok ta kendimize geç kalıyoruz.

İş yerlerinde her şey “acil”. Mail’e hemen cevap verilmezse sorun oluyor. Mesajlar okunuyor ama düşünülmüyor. Hızlı cevaplar, yüzeysel kararlar doğuruyor. Sabırla düşünmek, neredeyse profesyonel hayatta kusur sayılıyor.

Sosyal medyada bir video birkaç saniye uzunsa geçiliyor. Uzun cümleler okunmuyor, derinlik istenmiyor. Hızlı tüketilen içerikler, hızlı unutuluyor. Sabırsız zihin, kalıcı olanla bağ kuramıyor.

Zamanı bir dost değil, rakip olarak görüyoruz. Onu yenmeye, sıkıştırmaya, hızlandırmaya çalışıyoruz. Oysa zaman kazanılacak bir yarış değil; içinde durulacak bir nehir. Herkes ayakta, herkes bir yerlere yetişme telaşında. Gökyüzü hâlâ orada ama başlarımız eğik. Ekranlara bakarken yıldızları kaçırıyoruz, çünkü yıldızlar yüklenmiyor, bekleniyor.

Sabırsızlık toplumsal bir bulaş gibi yayılıyor. Trafikte kornaya basan parmak, market kuyruğunda homurdanan dudak, sosyal medyada saniyeler içinde verilen hükümler… Kimse kimseyi anlamaya zaman ayırmıyor. Dinlemek ve anlamak emek isteyen yavaş bir eylem çünkü.

Sabırsızlık, sadece bireysel bir hâl değil; sistemin ödüllendirdiği bir davranış biçimi. Hızlı olan alkışlanıyor, yavaş kalan geride sayılıyor. Böylece insanlar kendi ritimlerinden utanır hale geliyor. Dinlenmek tembellik, düşünmek zaman kaybı, beklemek zayıflık gibi sunuluyor. Oysa toplum, kendi nefesini bu yanlış tanımlarla kesiyor.

İnsan artık toprağı kazmadan meyve bekleyen bir çiftçiye benziyor. Tohum atılıyor ama kök salmasına izin verilmiyor. Toprak hâlâ verimli, mevsimler hâlâ yerli yerinde; eksik olan sadece sabır. Oysa ki "Sabır imanın yarısıdır." buyuruyor sözlerin efendisi.

Yeni nesil , bu hız çağında, sabrın en çok yittiği kategori olarak göze çarpıyor. Tabletin şarjı bittiğinde birkaç dakika bekleyemeyen çocuk, oyunun durmasına değil, beklemek zorunda kalmasına öfkeleniyor. Bir yapbozu dahi, parça parça tamamlaması gerekirken hemen bitirmek isteyerek,, sürecin keyfini ve öğrenme fırsatlarını kaçırıyor. Nihayetinde sabır, yeni nesle aktarılmayan bir miras haline geliyor. Nesiller arası kopuş, belki de en çok burada yaşanıyor.

Hayat hızlanarak değil, derinleşerek anlam kazanır. Hız çağında en devrimci hareket belki de budur: Yavaşlamak ve sabırla bekleyerek var olabilmek. Çünkü hayatın gerçek güzellikleri, sabırla bekleyebilme erdeminde saklıdır.