Omurgasızlık artık bir kusur değil, bir hayatta kalma biçimi olarak dolaşıyor aramızda. Duruşunu her rüzgâra göre yeniden çizen bedenler, yere düşmemek için kemiğinden vazgeçmiş gibi. Bir zamanlar eğilmek utançtı; şimdi doğrulmak risk sayılıyor.

Bu hakkı kim tanımladı bilmiyoruz, ama herkes kullanıyor. Sesini kısmak, bakışını kaçırmak, cümlelerini törpülemek, hepsi anayasal bir refleks gibi. Omurga, fazla gürültü yaptığı için kamusal alandan sürülmüş bir organ sanki.

“Bir duruşu olmalı insanın ; Bir bakışı, bir anlayışı, bir aşkı, bir davası olmalı…” diyordu Cahit Zarifoğlu. Günümüz insanına yönelik bu manifesto , bugün artık sessiz bir çığlık misali yitik. Oysa ki, insan olmanın duruşla değil kuruşla ölçüldüğü kapitalist çağın, şah damarını kesecek bir vaziyet alıştı bu

Omurgasızlık kültüründe ise , meydanlarda dik duran heykeller bile gölgelerini yere eğerek veriyor artık. Çelik bile öğrenmiş esnemeyi. Tarih, sert duruşları dipnotlara gömerken, eğilenleri “uyumlu” diye ödüllendiriyor. Uyum, çağımızın en sessiz sloganı.

Bir düşüncenin omurgası varsa, önce kırılıyor. Sonra parçaları makul kelimelere dönüştürülüp servis ediliyor. Kimse sert bir cümleyle yaralanmak istemiyor; herkes yumuşak bir yalanla yaşamayı tercih ediyor.

Omurgasızlık hakkı, itiraz etmeme özgürlüğünü de kapsıyor. Yanlışın yanında durmamak yetiyor; karşısında durmaya gerek yok. Tarafsızlık kılığına girmiş bu eğrilik, kendini ahlak sanıyor.Oysa ki, kırık bir omurga bile acıyı hatırlatır. Acı, hâlâ gerçeğin son kanıtıdır; bastırılsa da geçmez.

Çocuklara bile masallarda omurgasızlık kültürü ile anlatılıyor. Kurt kötüdür ama güçlüdür, kuzu haklıdır ama sessiz kalmalıdır. Masalın sonunda hayatta kalan kimse, ders de onundur. Omurga, bu hikâyelerde hep erken ölen bir yan karakter.

Medya, bu omurgasızlığın en etkili propagandisti. Gerçek, rengini kaybederek ekrana düşüyor; seyirciye servis edilen yalnızca “uyumlu gerçek” oluyor. Sosyal medyada ise herkes bir aynaya bakar gibi birbirine eğiliyor; kimin haklı, kimin yanlış olduğu önemli değil. Önemli olan kırışıklık yaratmamak, çatışmadan kaçmak ve popülerlikle birleşen sessiz teslimiyetini göstermek. Omurgasızlık burada bir erdem, dik durmak ise bir provokasyon.

Siyaset, omurgasızlığın en rafine kullanım alanı. Dün söylenen bugün unutulur, bugün savunulan yarın inkâr edilir. Hafıza yük, tutarlılık lüks, omurga ise gereksiz bir ağırlık sayılır. Seçmen, cambazı alkışlar; düşeni değil.

Omurgasızlık bir hak değil, bir tercihtir ve asla özgürlüğün bir alternatifi olamaz. Camus der ki: “İnsan, ne kadar çok eğilirse, kendi özgürlüğünden o kadar uzaklaşır.”

Bir bakış, bir kelime, küçük bir direniş kırıntısı bırakır. O kırıntılar birikir, sessiz bir orman gibi büyür. Belki bir gün, eğilmeyen gövdelerle dolu bir alan açar ve omurgasızlığın hüküm sürdüğü dünya, gölgesinde doğrulmayı hatırlar .

Belki bir gün omurgalı olmak da bir hak olur. Riskli, pahalı ve azınlık bir hak. O güne kadar, eğilmenin erdem, doğrulmanın provokasyon sayıldığı bu çağda, kemiğini saklayanlar hayatta kalmaya devam edecek. Aksi halde Mevlana’nın dediği gibi ‘’ Her rüzgarla otlar gibi sallanırsan, dağlar kadar olsan da bir ota değmezsin’’